top of page

        Aşağıda okuyacağınız yazılar deneyim, bilgi ve ikisinin harmanlanmasından oluşan paylaşımları içermektedir. Doğruluğu kişiye göre değişkenlik gösterebilir, sorgulanabilir. Bu nedenle blog yazılarımın üzerine düşünüp, sunmuş olduğum fikre ya da bilgiye kimi zaman katılıp kimi zaman katılmadığınız ya da aklınıza gelebilecek her türlü soruyu çekinmeden sorduğunuz bir tartışma ortamı yaratmanız sitenin, benim ve yazıları okuyan her bir bireyin gelişimine ışık tutar. Katkı sağlamak için blog yazılarının altındaki yorum bölümünü kullanabilirsiniz.

Güncelleme tarihi: 27 Oca 2020



Kendi kendime yapmaktan en haz aldığım şey kahvemi yudumlarken insan davranışlarını gözlemlemek. Hele ki ortamda bir çocuk varsa değmeyin keyfime. Davranışlarının arkasındaki nedeni keşfetmek, ihtiyacını o söylemeden sezebilmek, bir sonraki adımı tahmin edebilmek ya da asla bir sonuca varamayıp sonucunu hayretle izlemek -ikinci kısmı çok daha fazla yaşadığımı ve bundan çok daha fazla haz aldığımı itiraf etmeliyim sanırım bu noktada-. Bir yetişkinle ya da akranlarıyla kurdukları iletişime kulak misafiri olup sergiledikleri davranışla dillendirdikleri ihtiyaçlarının muhakemesini yapmayı da bu keyfin içine dahil edebiliriz.

Gelin benim gözümden daha önce bir çocuğu gözlemlediğim sahneye dönelim birlikte;

"Göl kenarındaki bir çocuk yerden bir taş alıp göle atıp ne olduğunu izledikten sonra durup yerlere bakınıyor."

Merak duygusuyla sorgulamaya başlıyorum;

"Çocuk şu an neden yere bakınıyor? Bunun nedeni nedir? Ne arıyor olabilir? Neye ihtiyacı var? Yaptığı eylemden onu alıkoyan neydi ki şimdi? Neden tatmin olmadı?"

Varsayım mekanizmam devreye giriyor;

"Bir taşla yetinmiş olamaz. Taşı beğenmemiş olabilir. Gölü değiştiremeyeceğini düşündüğünden attığı nesneyi değiştirme ihtiyacında olabilir. Taş değil de başka bir maddenin sudaki durumunu merak etmiş olabilir. Bir böcek görmüş olabilir. Yaptığı eylemden utanç duymuş olabilir. Canı sıkılmış olabi..."-varsayımlar beynimde dönerken çocuk varsayımlarıma bir dur deyip nedenini sergiler;

"Yerden farklı bir taş alıp onu göle doğru fırlatır ve yüzünde belli belirsiz bir gülümsemeyle tatmin olduğu duygusu anlaşılır."

Bu senaryoda durumu tahmin edebildim ancak çoğu zaman hiç aklıma gelmeyen nedenlerle karşılaşabiliyorum ve bu çocuğun iç dünyasını anlamamda bana inanılmaz bir iç görü kazandırıyor. Sizde denemenizi tavsiye ederim, bulmaca çözmekten çok daha fazla keyif alacağınızdan eminim.

Gelelim konumuza; öğretmenliğe başladığımdan beri bu keyfi en çok yaşadığım anlar teneffüs saatleri. İletişim kurduklarımın yanı sıra sesimi çıkarmadan oyunlarını izlediğim, hayvanlarla iletişimine baktığım, duygu durumlarının değişimlerine birebir tanık olduğum pek çok çocuk oldu. Anlık davranışlarının yanı sıra okul sürecinde gösterdikleri değişimleri ve gelişimleri görmek ise apayrı bir duygu. Bu sürekli gözlem alışkanlığım bana önemli bir şeyi fark etmemde yardımcı oldu, "çocuk ebeveynlerinden ne görürse onu yapar, onları modeller" savını çürüttü.

Çocuk okula başladıktan sonra ebeveyninden çok sınıf öğretmenini aynalıyor.

Nasıl her ülkenin bir dili, bir kültürü, bir yapısı varsa, her sınıfın da kendine özgü bir kültürü, dili ve yapısı var. Sınıf öğretmenin konuşma tarzı, sesi, mimikleri, kelimeleri kopyalanıyor. Öğretmenin giyim tarzının izleri, çocuğun evde giydirilip gönderildiği kıyafetlerinin üzerine ekleniyor. Çocuk, öğretmenin o günkü enerjisini taşıyor. Öğretmen çocuğa hangi pencereyi açarsa çocuk dünyaya o pencereden bakmaya başlıyor.

Çocuk, sınıf öğretmeniyle hafta içi, gün içerisinde ortalama 8 ve üzeri saat vakit geçiriyor. Ebeveynleriyle ise yalnızca kaliteli geçirebileceği yine ortalama 4 saati kalıyor -çalışan ebeveynlerde bu saat sayısı elbette ki daha da az- . Bu da demek oluyor ki çocukla geçirilen kaliteli zamanın etkileri çocuk üzerinde doğrudan gözlemlenebiliyor.

Şu an çalıştığım okulda, çocukları gözlemlerken pek çok kez karşımda bir Esin Öğretmen, Gülnaz Öğretmen, Ali Öğretmen, Sebahat Öğretmen, Seda Öğretmen ya da Tuğba Öğretmen görüyorum.

Sınırların ve kuralların her daim farkında olup çocuk sevgisiyle bunu harmanlayan öğretmenin sınıfından yemekhaneye inerken sırayı bozmadan eğlenerek ilerlemeleri için açtığı şarkıyı çocuklardan birinin, bir sonraki hafta sonu gittiği parkta salıncak sırasını beklerken söylemesi gibi.

İhtiyaçla doğru orantılı rahatlığın, öğrenmenin odaklanmasını arttırdığının bilince olan öğretmenin öğrencisinin grup çalışmasında ve yerde gerçekleşen bir çalışmada ayakkabısını çıkarması gibi.

Adil olmaya her alanda özen gösteren öğretmenin öğrencisinin -yaşı 3'te olsa- oyun sırasını gıkını çıkarmadan beklemesi gibi.

"Başkaları ne der" endişesinde olmayıp, önemli olanın kapak değil işlev olduğu bilincinde olan öğretmenin öğrencisinin okula parmak arası terlikle gelip sosyal tabuları yıkması gibi.

Hayattaki her şeyin önce iletişim becerisine sahip olmakla başladığını benimseyen bir öğretmenin öğrencisinin kelimelerini seçerken özen göstermesi gibi.

Şimdi bir itiraf geliyor; "Bir branş öğretmeni olarak, çocuk üzerinde bu kadar büyük etkileri olduğunu görünce sınıf öğretmeni olmaya çok özeniyorum".

Bir yanıyla korkutucu bir tarafı da yok değil ama. Sahne ışıklarının hep üzerinde olduğunu hissetmek, attığın her adımın -kendince yanlış dahi olsa- küçük müritlerin tarafından tezahüratla karşılanıp benimsendiğinin bilincinde olmak, bir ahtapot gibi ellerinin her birinde bir aynayla dolaşma hissiyatını yaşamak çok zor.

Yine de bunu avantaja dönüştürmenin yolunu bulan -çalıştığım okuldaki öğretmenlerim gibi- pek çok öğretmen var. Aslında her şey kendini bilip, attığın adımlardan emin olmaktan geçiyor sanki çünkü sen neysen çocuk da o. Elbette hata da yapabilirsin. Yaptığın hatanın yansımasını çocuğun davranışlarından görebilir ve aynadaki görüntünle rolleri değiştirip hatanı düzeltmek için birlikte hareket edebilirsin. Tek yapman gereken çocuğu gözlemleyip, aynadaki görüntünle yüzleşmek. Hepsi bundan ibaret.


 


"Hayal gücünüz böyle bir devleti tasarlamaya yetmiyor ya da yanlış tasarlıyor onu. Ben Utopia'da beş yıl yaşadım ve bu yeni dünyayı eskisine haber vermek için geldim. Siz de oraya gitmiş, orada nasıl yaşadığını görmüş olsaydınız, dünyanın hiçbir yerinde daha düzenli bir yer olmadığını söylerdiniz benim gibi" (s. 36)

Utopia, tüm insanlığın bilmesi, duyması, deneyimlemesi, ve bir sonraki nesle aktarması gereken, içinde iyi insanların mutlu bir şekilde yaşamlarını geçirdiği, ideal yaşam alanı olan adanın adıdır. Bu ada da kitaba ismini vermiş ve literatüre şahane bir terim kazandırmıştır.

"Utopia" kelimesi, Thomas More tarafından, Yunanca "ou", yok, ve "topos", yer, kelimelerinin birleşiminden türetilmiştir. Ancak 'gerçekleşmesi mümkün olmayan' olarak kelimeyi olumsuzluğuyla almak yerine, Yunanca "ou" ekini "eu" olarak evirdiğimizde ise anlamı "iyi" kelimesine denk gelen sihirli bir kelimedir.

Ben "Utopia" ile filoloji okurken tanıştım ve Utopia'da fiziken değil belki ama hayallerimde beş yıl yaşadım. Sonra da artık kendi ütopyamı kurmamın vaktidir dedim ve ÜtopÇa'yı tasarladım.

Portekiz'li gezgin Raphael Hythloday'in yukarda dediği gibi, hayal gücünüz Utopia gibi bir devlet tasarlamaya yetmeyebilir ama hayata dair toplumun ve zamanın yaratmış olduğu tabulardan ve yargılardan sıyrılıp ona bir "vira!" diyebilirseniz, bu kitabı okurken gidemeyeceğiniz mutlu ve iyi bir yer yoktur diyebilirim.

Evet, Utopia benim için öyle bir kitap ki hayatıma yön verdi, geleceğimi şekillendirdi ve bu platformu kurmamı sağladı.

Peki nedir Utopia'yı bu kadar özel kılan?

Adı 8. Henry gibi bir garabetin gölgesinde bırakılan, oysaki Batı'nın ilk sosyalisti ünvanını alan bir adamın eseridir Utopia. On altıncı yüzyılda tüm Avrupa'yı etkileyip, Rönesans ve hümanizme yön veren devlet adamı, ütopyaların babası, hayalperest yazar, Thomas More'un yeni ve mutlu dünyasıdır.

More öyle bir adamdı ki idealleri ve inandıkları uğruna, kraliyette saygın bir yeri olmasına karşılık ölüm cezasına çarptırıldı. Ancak Pisagor, Galileo, Socrates, Bruno gibi inançlarıyla ölüme meydan okuyup düşüncesiyle var olmaya devam etti.

"Kimi idealler; o denli değerlidir ki, o yolda yenilmek bile zafer sayılır" (Baudelaire)

Utopia, ortaçağda ortaya çıkmış bir yazın olmasına rağmen, rönesansın tüm özelliklerini içinde barındırdığından ve geleceğe yön verdiğinden bir baş yapıt olarak anılır. Ortaçağ Hıristiyan inancı, insanların doğuştan günahkar olduklarına üzerine basa basa her yerde haykırırken, Utopia bunun tam tersini idda ederek, insanların iyi olarak yaratıldıklarına ve iyi oluşturulmuş bir toplumsal düzenle kusursuzluğa erişebilecekleri tezini savunur. Utopia, öyle zamanının ötesinde bir metindir ki, herkesin dini baskı altında olduğu ve bu dünyada atılan her adımın öteki dünyada bir karşılığı olduğu anlayışına inat, hakiki cennet ve cehennemin ancak ve ancak yeryüzünde yaşanabileceğini üstüne basa basa dile getirir.

Kitap, 1518 yılında iki bölüm olarak tamamlanmıştır. İlk bölümünde, o zamanların trend girişlerinden biri olan, gezginler arasında gidilen ve görülen yerler ile ilgili bir söyleşi başlar ve Avrupa'nın leşliği gözler önüne serilir ki ikinci bölümde Utopia'lıların kıyafetlerine, yiyeceklerine, yapı malzemelerine, diline, dinine, kültürüne kadar incik cincik anlatılan Utopia'nın ne kadar da ütopik bir yer olduğu öne çıksın.

"Çalışırken deri ya da post giyerler ve bu giysi yedi yıl dayanır. Sokağa çıkınca, kaba iş elbiselerini saklayan bir pelerin giyerler. Bu pelerinin rengi yünün kendi rengidir ve bütün adada aynıdır. ... Keten olsun, yün olsun, dokumanın inceliğine bakmaz, temizlik ve beyazlık ararlar" (s. 49)

Utopia, sosyalist düzeni yücelten önce birey sonra toplum olabilme durumunu iyicilliğiyle resmeden bir yazındır. Ancak düzenin ütopikliğinin vermiş olduğu yetkiyle kitapta oldukça fazla çelişki bulunmaktadır. Sosyal düzeni benimseyen Utopialılar, aslında Kral Utopus denen bir aristokratın dahiyane fikriyle, ana karadandan sıktı sıyrılmış bir yarım adadan, bağlantısını kopararak dışardan gelen yabancılara çok da sıcak bakmayan adalığa terfi ettirilmiştir.

İçinde pek çok ikilem barındırmasına rağmen, insanlığa verdiği umut ve geleceğe çizdiği iyi imajla hala adından söz ettiren Utopia, herkesin kütüphanesinde bulundurması gereken ve umutsuzluğa düştüğü her an eline alıp tekrar tekrar okunması gereken bir metindir. Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisi'ni ayrıca öneririm çünkü Sebahattin Eyüboğlu, Vedat Günyol ve Mina Urgan gibi Türk Edebiyatı'na büyük katkı sağlamış isimlerin çevirisi ve inceleme yazıları da Utopia'nın değerini pekiştiriyor.

"Utopia'da toplum kurumlarının amacı, her şeyden önce halkın ve bireyin ihtiyaçlarını gidermek, sonra herkese bedenin köleliğinden kurtulmak, düşüncesini özgürce işletmek, kafa yetilerini bilimler ve sanatlarla geliştirmek için mümkün olduğu kadar vakit bırakmaktır. Utopialılar için gerçek mutluluk işte bu düşünce gelişmesinin ta kendisidir" (s.50).

Son olarak "Toplumperest" yazımda detaylıca anlattığım Refikler Çiftliği'ndeki düzenle, Utopia'daki düzenin benzerliğine dikkat çekmek isterim. Şayet siz de benzer ögeleri ve motifleri yakaladığınız toplumlar veya topluluklarla, hayatınızın bir döneminde birlikte yaşamayı deneyimlediyseniz, sizi de ÜtopÇa bahçemize gezginlerimiz arasında görüp, deneyimlerinizi paylaşmanızdan büyük keyif duyarız efenim.

İyicil okumalar...

 

Kitap Adı: Utopia

Yazar(lar): Thomas More

Çevirmen: Sabahattin Eyüpoğlu / Vedat Günyol / Mina Urgan

Yayın Evi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

Yayın Yılı: 2013

Sayfa Sayısı: 250

 

Kitabı Satın Almak İçin:

 

Tavsiye Edilen Okumalar:

 

Güncelleme tarihi: 27 Oca 2020


Refikler Çiftliği Katılım Sertifikası

İnsanı insan yapan nedir?

Bir es verin ana ve durup düşünün.

Dikin gözlerinizi bir yere ya da kapayın ve odaklanın:

"İnsanı insan yapan nedir?"

Buna verilen yanıt hayattaki değerlerinizi oluşturur. Var oluş amacınızı ortaya çıkarır. Devam etmenizi kolaylaştırır. Hayatı anlamlı kılar.

Eğer bir yanıt veremiyorsanız da önemli değil. Demek ki daha hayatınızın o noktasında değilsiniz. Elbet bir gün gelecektir.

Bana göre insanı insan yapan "bütünsellik", "beraberlik", "paylaşım", "birden biz olma" durumudur. Yanına yöresine, ötesine berisine, köküne, tepesine istediğinizi ekleyebilirsiniz. İnsan sosyal bir varlıktır ve yalnız var olmayı çoğunlukla yeğlemez. "Yoo ben tek başıma çok da güzel yaşıyorum, çok da keyif alıyorum" diyenleriniz elbet olacaktır. Ancak genel olarak insan, insanla var olma eğilimdedir. Teklik, anlık ihtiyacı karşılayıp nihai son gibi görünse de birlik her daim insani bir ihtiyaçtır.

Ben, seninle var olmadım ama seninle biz olmaya varım.

İşte "Tatuta" ve vesilesiyle tanıdığım ve aidiyetimi besleyen "Refikler Çiftliği" tam olarak bunu sağlıyor. Diğer çiftlik ya da köyleri deneyimlemedim, bilemiyorum ama Fethiye'nin dağlarına tırmanırken hissetmeye başladığım sonsuz huzur duygusu ve ardındankilerden (Indie müziklerle hislerimi tetikleyen Hakan'a teşekkürler) ÜtopÇa okurlarının nemalanmasını istiyorum.

Bir topluluk düşünün; kimsenin kimseye hiç bir sorumluluk dayatmadan, kendi özerkliğiyle hareket edip, insiyatif alıp, doğru yanlış sorgulanmadan, deneme yanılma yönemiyle hayatını idame ettirdiği.

Refikler'in dört bir yanında komün halde yaşamanın tüm getirilerini görebilirsiniz. Kerpiç'ten yapılmış sınırlı sayıdaki yerleşim yerinde, ekilen dikilen toplanan tüm şifalı bitkilerde, bitki kurutma odasındaki her bir tahta rafta, el sürülmemiş bir kitap dahi bulunmayan kitaplığında, her alanın itinayla kullanıldığı mutfakta, çiftlikte yer alan her bir canlıda... Refikler'de isteyen çadırında isteyen ortak yerleşim alanında kalır. Kimsenin özel mülkiyeti ya da alanı yoktur.

Her yer herkesin, her şey herkesindir.

Çiftliğin rutini kendiliğinden oluşmuş. Sabah 6-7 gibi kalkılır. Erken kalkan kahvaltıyı hazırlamaya koyulur. Her birey kendi insiyatifini kullanıp neye ihtiyaç olduğuyla ilgili karar verir ve uygular. Çilek toplar, reyhan kopartır, çay demler, ekmek çıkartır. Yaklaşık yarım saate kahvaltı hazırdır. Oturulur yenir içilir, gün hakkında konuşulur ya da dile ne geliyorsa. Kimse kimsenin yapacağı işe karışmaz, kimse kimseyi dürtmez. Masadan bulaşıklar için iki gönüllü çıkar. Zeytinyağlı doğal sabunla metal tabak çanak yıkanır. Tahta terasta toplanılır, keyif çayı zamanının tam vaktidir. Okunulan kitaplar konuşulur, doğallık birliktelikle harmanlanır, güne hazırlanılır. Kimi tarlaya çıkar, kimi kurutmaya girer, kimi damıtmaya girişir, kimi yemek hazırlar. Her şey ama her şey kendiliğinden gerçekleşir. Arada geçen tek soru kalıbı "Yardıma ihtiyacın var mı?" dır. Sonrası kendiliğinden gelir. 12-5 arası güneş alnında pek iş yapılmaz. Genelde gölge alanda yapılacaklar tamamlanır, ot ayıklamak, damıtma yapmak, düzenleme yapmak gibi. Sonra bir ses duyulur "Y-E-M-E-K!".

Toplanmak için en güzel çağrı, temel ihtiyaçla doğru orantılı.

Sofra zengiliği yemeklerden değil, masa etrafındaki bireylerden gelir. Bireyin gerçekleşen eyleme karşı ya da var olan duruma olan perspektifi değerlidir ve dinlemeye değerdir. Yemek, anlam kazanır, masa sofralaşır. İkinci parti bedensel güç gerektiren işlere geçilir. Hava kararana kadar adanmış bir şekilde çalışılır, beyin bir sonraki müzakere ortamına doğal yolla hazırlanır. İsteyen ortak kullanım alanı olan banyoda soğuk suyla yıkanır. Eğer yıkanacak sayısı fazlaysa soba yakılır, sıcacık rahatlatıcı bir duş alınır. Terasta toplanma vakti gelmiştir. Kimi kitaba gömülür kimi tartışmayı başlatır. Dil bir araç olarak kullanılır çünkü farklı kültür ve ülkelerden bireyler vardır. Herkes dilinin döndüğünce istediği dilde konuşur, yeter ki anlaşılsın. Uykusu gelen yatar, gelmeyen sabaha kadar terasta takılır hatta açık havada uyur. Hayvanların da yaşama hakkı vardır. Bu nedenle sivri sineklerle dost olunması gerekir ya da çadırınızın yanında bir kurbağa gördüğünüzde selam verip çadırınıza girmeniz gerekir. Ha bir de domuz durumu var ki ona karşı pek misafirperver olamadık çünkü bitkilere karşı biraz müsrif bir tutumu var. (İsmail kulakların çınlasın!). Bunların haricinde "paylaşmak" odak noktası olduğundan o zamana kadar farklı hayatlarda edinilmiş her deneyim insanın kendisi kadar değerlidir. Poi dansı, yoga, saç kesimi, İtalyan mutfağı, bitki türleri, çalgı aletleri... Hayatınızda hiç bir ortam da karşılaşamayacağınız şeyleri o ortamda deneyimle öğrenebilirsiniz.

Ben Refikler'de kısa süreli kaldım ama hayatımda en kolay adapte olduğum ortamdı. Bunun nedeni olarak insanı insan yapan değerlerimin o ortamdaki insanlarla bir olmasından kaynaklı olduğunu düşünüyorum. Çiftlikten ayrılırken kimse kimseye "neden gidiyorsun" demiyor ya da "ölümü gör az daha kal" da. Sen bir bireysin, kararlarına saygı duyuluyor. Gitmek istersen gider, kalmak istersen kalırsın.

Var ettiğin hiç bir şeyi sen var etmedin, senden sonra katkı sağladığın hiç bir şey de sen varsın diye son bulmayacak.

Sen olsan da olmasan da o hıyar oraya ekilecek ve biri tarafından toplanacak, yenecek. Sen düşüncelerinle varsın ve onlar sayesinde değerlisin.

Tatuta, dünya çapında pek çok köy ve çiftlikte böyle bir imkan sunuyor. İsterseniz bunu bir yaşam biçimi haline getirip, şu an var oluşunuzun nedenini sorgulayıp, sahip olduğunuz her şeyi olduğunuz yerde olduğunuz şekilde bırakıp herhangi bir çiftliğe yerleşebilirsiniz. Bunu yapan pek çok insan tanıdım. Yapmışlar olmuş.

Deniz kenarında yapılacak dinlendirici bir tatildense, Refikler'de insanlığımı hissetmek adına her yaz böyle bir şey planlayacağıma dair kendime söz verdim. Plansızlığım ve insanlığımla orada var olacağıma daha doğrusu.

Refikler'i anlatımımla ve resimlemelerimle az çok gözünüzde canlandırdığınızı var sayıyorum. Son olarak, sizlerden, böyle bir ortamda yetiştirebilecek, kendiliğinden, gözlem yoluyla büyüyecek çocuklar düşünmenizi rica edeceğim. Bir öğreten olmadan, didaktik bir öğreti olmadan, okul olmadan, duvarlar olmadan, paylaşmayı merkezine alan, özgür bir ortamda, kendi dürtüleriyle, yönlendirilmek istedikleri alanda yönlendirilen çocuklar...

Deneyimle teorik bilginin harmanlandığı, yaşantısal ögelere döküldüğü, sosyal bir ortamda, farklı yaş gruplarıyla iletişimde olan... Soyadıyla ya da ona yüklenen sıfatlar ve gittiği okullarla var olan bireyler değil de, kendi oluşturdukları kişiliklerle kendini var eden, topluma fayda sağlayan küçük ama büyük gölgeli insanlar...

Gözlerinizi kapatın ve hayal edin...Nasıl olurdu?

Başa dönecek olursak; Sahi, sizi insan yapan neydi ki?



bottom of page